hsgm_emzirme2

Emzirme

Emzirme Konusunda Nelere Dikkat Edilmeli?

Emzirmeye mutlaka doğumu izleyen ilk saatler içinde başlayın. Emzirme sırasında rahat bir pozisyonda olmalısınız. Özellikle ilk haftalar saatlerce bu pozisyonda oturacağınız için rahat bir koltuk, ayağınız altına destek, kolunuzun altına yastık, rahatınız için ne gerekiyorsa yapın ve bebeğinizle paylaştığınız bu özel zamanın tadını çıkarın.
Bebeğinizi sadece başı değil tüm vücudu size dönük olacak şekilde, göbek göbeğe temas ederek yatırın. Uygun pozisyon başarılı emzirmenin sırrıdır.
Göğsünüzü alttan dört parmağınızla, başparmağınız üstte kalacak şekilde destekleyin. Parmaklarınız areola kısmına (kahverengi kısım) değmemelidir.
Bebeğinizin ağzını açarak aranmasını sağlamak için üst dudağına ve ağız kenarına dokunun. Ağzını iyice açana kadar dudağına göğüs ucunuzla dokunmaya devam edin.

Bebek her istediğinde emzirin. İlk ayında bebek dört saatten uzun uyursa uyandırıp emzirebilirsiniz. Bebeğin emme araları düzensiz olabilir. Süt bollaştıktan sonra bebekler genellikle 2-3 saat arayla, günde 8-10 kez emerler. İlk dört hafta bebeğinize sadece anne sütü vermeniz yeterli süt salgısının oluşması için çok önemlidir. Süt salgısı 4-6 hafta sonra bollaşacaktır. Bu dönemde hiç biberon veya emzik kullanmamak en uygunudur.
Göğüslerinizin bakımı için her gün duş yapın ve göğüslerinizi sabun kullanmadan sadece suyla yıkayın. Gece -gündüz göğüslerinizi destekleyen ve sıkmayan bir sütyen takın.
İyi beslenin. Yüksek protein, kalsiyum ve sıvı içeren, besleyici ara öğünleri olan bir diyetiniz olsun. Yağ ve şekeri az alırsanız siz de bebeğinizin sağlığına zarar vermeden eski kilonuza dönebilirsiniz.
Dinlenmeyi, kendinize vakit ayırmayı ihmal etmeyin. Gün içinde bebeğiniz uyurken siz de kısa şekerlemeler yapın. Bebeğiniz yeterli beslendiğinin tek güvenilir göstergesi kilo alımıdır, ama ilk 48 saatini geçirmiş iyi beslenen bir bebek genellikle günde 4-6 kez bezini ıslatır, günde en az iki kez bazen her emzirmede kakasını yapar, ikinci haftasından sonra düzenli kilo alır.
Anne sütünü siz yokken bebeğinize verilmek üzere sağıp saklamanız gerekiyorsa ;
• Sağma işlemine başlamadan ellerinizin, göğsünüzün ve sağmak için kullandığınız malzemenin temiz olduğundan emin olun.• Sağdığınız sütün saklama kabına mutlaka tarih etiketi yapıştırın.• Sağdığınız süt oda sıcaklığında 4 saat, buzdolabında 5-7 gün, buzlukta 2 ay, derin dondurucuda 6 aya kadar saklanabilir.• Soğutulmuş süt öğünlük porsiyonlar halinde birleştirilebilir ama önceden dondurulmuş süte taze süt eklenmez. Öğünden sonra artan sütler atılır.• Soğutulmuş süt ılık suya daldırılarak ısıtılır, mikrodalga kullanılmaz! Süt donunca yağ tabakası üste çıkar, ısıttıktan sonra hafifçe çalkalayarak karışması sağlanır.

Doğru kavrama nasıl olur?

Göğüs ucu ve areola’ nın büyük kısmı bebeğin ağzında olmalıdır. İlk kavrama anında biraz acı olsa bile ritmik emmeye geçtikten sonra kavramayı hissetmeli fakat acı duymamalısınız. Canınız acımaya devam ediyorsa kavrama pozisyonda hata vardır, çatlak oluşmaması için bebeği göğüsten ayırıp tekrar doğru kavramasını sağlamalıyız.
Emzirme düzene girene kadar her emzirmede iki göğsünüzü birden vermelisiniz. Bebeklerin çoğu 10-20 dakika boyunca emerler. Emzirme süresini belirleyen bebektir ama uzun süreli de olmamalıdır. Uzun süreli emzirme, eğer 20 dk.dan fazla olacak olursa, meme başı enfeksiyon ve çatlakları olacaktır.
Bebeğin göğüsten ayrılmasını istediğinizde parmağınızı ağzının kenarından damağına doğru sokun ve dudakları gevşettiğinde yavaşça memeden ayırın. Bebeğinizin gazını emzirme sonunda ve göğüs değiştirirken mutlaka çıkarın. Anne sütü alan bebekler ilk günlerde biberonla beslenenler kadar gaz çıkarmayabilir, sütünüz bollaştığında daha çok gaz çıkarmaya başlayacaktır. Emzirmeye her defasında farklı göğüsle başlayıp her iki göğsü de emzirin.

Anne sütü nasıl artırılır?

Büyümenin hızlandığı dönemlerde birkaç gün boyunca sütünüzün bebeğinize yetmediğini, göğüslerinizin boşaldığı halde bebeğinizin emme isteğinin sürdüğünü, bebeğiniz sık sık emerek süt salgınızı arttırmaya çalıştığını fark edebilirsiniz. Göğsünüz sık aralıklarla boşaltılması, sıvı alımına ve beslenmeye özen göstermek ve yeterince dinlenmek kısa sürede süt salgınızın bebeğin artan gereksinimini karşılayacak seviyeye gelmesine yetecektir.
• Her iki göğüsü de her emzirmede 10-20 dk. emzirin• Günde 9-12 kez, 2-3 saat arayla emzirmeye çalışın• Bebeğiniz göğsünüzü tam boşaltmadan emmeyi keserse bebeğin başını vücudunu okşayın veya göğsünüze masaj yaparak salgıyı uyarın• 3 gün içinde süt salgınız artmadıysa her bir göğsünüzü her emzirme sonrası 5-10 dk boyunca sağarak uyarın

kordon-kani-saklanmasi-36

Kordon Kanı Saklanması

Kordon kanı, bol miktarda kan yapıcı kök hücreleri içerdiği için bazı kan hastalıkların tedavisinde kullanılmaktadır. Günümüzde, kordon kanı saklanması sadece aile bireylerinde kordon kanı ile tedavi edilebilen kan hastalığı tespit edilmiş olan hamilelere önerilmektedir.

Kordon kanı saklanmasının yararı nedir?

Son zamanlarda giderek yaygınlaşan Kordon Kanı Saklanması hakkında anne ve bebek için ideal olan yaklaşımı bilimsel çizgide gözden geçirmek gerekiyor. Kordon kanı depolanması hakkında bireysel ve toplum bankacılığının avantaj ve dezavantajları konusunda doğru ve dengeli bilgi kaynakları kısıtlı olduğu için bu konu merak edilmektedir.

Bebeğin doğumundan sonra plasenta, kordon bağı ve kordon kanı atık ürün olarak değerlendirilmekte ve rutin olarak imha edilmektedir. Kordon kanı, bol miktarda kan yapıcı (hematopoetik) kök hücreleri içerdiği için bazı kan hastalıkların tedavisinde kullanılabiliyor.

Tedavide kullanılan kök hücreler, kemik iliğinden, kordon kanından, kordon bağından veya daha farklı kaynaklardan elde edilebilmektedir. Kök hücrelerin hasarlı dokuların tamirinde kullanımı ile ilgili çok hızlı bilimsel gelişmeler olmakta, bazı kan hastalıkları, genetik hastalıklar, ve kanserlerin  tedavileri etkili bir şekilde kök hücreler ile yapılmaktadır. 

Kordon kanı nasıl alınır?

Bebek doğduktan sonra en az bir dakikalık bekleme süresinden sonra bebeğe yakın olarak kordon bağı klemplenir ve kesilerek anneden ayrılır. Plasenta ayrılmadan önce veya sonra kordonun toplar damarından iğne girilir, kanın toplandığı torba plasenta seviyesinden aşağıda tutularak toplama işlemine başlanır. Kordon kanı toplanırken oluşan bekleme süresinde anne ve bebek hayatını riske sokan bir durum gelişirse işleme hemen son verilebileceğini hamile önceden bilmelidir.

Kordon kanı alınırken dikkat çekilen iki nokta var. Birincisi; kordon kanı alınması kordon bağının bağlanması zamanlamasını değiştirmemeli, yani bir dakikadan sonra kordonun bağlanmamasına engel oluşturmamalıdır. İkincisi;  farklı bazı durumlarda yeteri kadar kordon kanı alınamayabileceği bilinmelidir.

Kordon kanında ne kadar kök hücre vardır?

Yeterli miktarda kök hücre içeren en az kordon kanı miktarı 40 ml’dir. Kordon kanı, her ünitesinde içerdiği kök hücre miktarı nedeniyle 10 yaşından küçük (40 kg’dan az olan) çocuğun kendi ihtiyacını karşılayabilir. Normal kilodaki bir yetişkin için gerekenin sadece %8-12 kadarını karşılayabilmektedir. Dolayısıyla, şu anki güncel teknik ve bilgilere göre, sadece çocukluk döneminin nadir görülen belirli kan hastalıklarının tedavisinde kordon kanı kök hücreleri yararlı olmaktadır.

Kordon kanı hangi hastalıkların tedavisinde kullanılır?

Günümüzde, kordon kanı saklanması sadece aile bireylerinde kordon kanı ile tedavi edilebilen kan hastalığı tespit edilmiş olan hamilelere önerilmekte, bu hamileler bireysel veya toplumsal kordon kanı bankalarına yönlendirilmektedir.

Kordon kanı ile tedavi edilebilen hastalıkların çoğunda, kişinin kendi kordon kanı da hastalıktan etkilenmiş olabileceği için saklanmış olan kordon kanının kendisinin tedavisinde kullanılması yani Otolog Transfüzyon mümkün olmamaktadır. Dolayısıyla, kişinin kendi kordon kanı ile  tedavi edilebilecek hastalık gelişebilme olasılığı gerçekte çok daha az olduğu bilinmelidir.

Bu bağlamda, kordon kanı saklama gelecekte her durumda kullanılabilecek biyolojik bir sigorta olarak düşünülmemelidir.

Kişiye kendi kök hücrelerini kullanmanın sakıncalı olabileceği bir çok durumun varlığından dolayı kordon kanı depolanması hiç sonuç alınamayacak bir yatırım halini alabilir. Ülkemizdeki mevcut durum, toplumsal kordon kanı bankacılığından ziyade kişiye özel depolama yapılabildiğinden kordon kanını saklama gerekliliği ve bu kanın kullanılabilme ihtimali daha da zor görünmektedir.

Sonuç olarak; ailelerin ayırabileceği bütçe göz önünde bulundurulurken bunun nafile bir harcama olabileceği gerçeğini insanlar tekrar hatırlamalıdır.

NOT: Bu yazı hazırlanırken Amerikan jinekoloji ve obstetri kongresi’nin (ACOG) 2015 yılında kordon kanı depolanması hakkında yayınladığı komite görüşünden yararlanılmıştır.

1028129_d58e39868c4c9499b7d639fa13a07419_600x600

Suda Doğum

Son 30 yıldır dünya çapında yaygınlaşan suda doğum, doğuma özel tasarlanmış sıcak su dolu bir küvet içinde gerçekleştirilen alternatif bir doğum yöntemidir. Küvete doldurulan 37 derece sıcaklıktaki su, anne adayının kaslarının gevşemesini, stres seviyesinin azalmasını sağlayarak doğum sancılarını ve kaygıyı azaltır. Suda doğum ünitesi olarak bilinen hidroterapi eşliğinde travay içinde doğumun gerçekleşmesindeki amaç, yalnızca anne adayını rahatlatarak normal doğum sürecini kolaylıkla atlatması değil, aynı zamanda 9 ay boyunca anne karnında su içinde kalan bebeğin dünyaya adaptasyonunu da kolaylaştırmaktır. Güncel çalışmalar, su içinde dünyaya gelen bebeklerin, normal ya da sezaryen yöntemi ile doğan bebeklere oranla daha sakin olduğunu ortaya koymuştur. 

Suda doğum nedir?

Anne adayının, doğum için özel olarak tasarlanmış küvet benzeri bir ünite içine girmesi ile başlayan suda doğum, doktor kontrolünde, vajinal doğum ile bebeğin dünyaya gelmesi ile son bulur. Diğer doğum türleri ile aynı oranda riskler taşıdığından güvenle tercih edilen bu yöntem sayesinde kan akımı artar, böylece rahim içinde olan kasılmalar rahatlıkla düzene girer. Sıcak suyun etkisiyle bebeğin dünyaya gelişi sırasında oluşabilecek vajina yırtılması riski azalır. Rahim içinde su dolu bir kesecikte yer alan bebek, benzer sıcaklıkta su ile dolu bir havuzun içinde doğduğundan daha az ağlar ve daha sakin olur. Anne adayına ve bebeğe yan etkisi ya da zararı bulunmayan suda doğum yöntemi uygulanmadan önce, anne adayı ve bebek gerekli sağlık kontrollerinden geçirilir. Suda doğumun tam donanımlı suda doğum ünitesine sahip hastanelerde, deneyimli bir ekip tarafından gerçekleştirilmesi büyük önem taşır. 

Suda doğumun avantajları nelerdir?

Anne adayının stres seviyesini azaltmada oldukça etkili bir yöntem olan suda doğum, bebek için de anne karnı dışındaki ortama daha yumuşak bir geçiş imkanı tanır. Suyun sağladığı doğal rahatlatıcı ortam sayesinde hem anne hem de bebek daha az travmaya maruz kalır. Suda doğum ünitesinde gerçekleştirilen doğumun avantajları ise şöyledir:

  • Doğum sancılarını hafifletir.
  • Anne adayını ve bebeği rahatlatır.
  • Vücut ağırlığı daha az hissedildiğinden, anne adayı daha rahat hareket eder.
  • Doğum süresini kısaltır.
  • Endorfin salgılanması artar ve böylece daha az ağrı hissedilir.
  • Bebeğin çıkış yaptığı kanalların yumuşamasını sağlayarak esnekliğini artırır.
  • Vajinal bölgeye kesi (epizyotomi) uygulanması ihtimali azalır.
  • Çoğu zaman, suni sancı gibi medikal müdahaleler gerektirmez.

Suda doğum nasıl yapılır?

Suda doğum öncesinde gerekli sağlık kontrolleri yapılarak anne ve bebeğin bu yöntem için uygun birer aday olduğundan emin olmak gerekir. Çoğul gebeliklerde ve 37 haftanın altındaki gebeliklerde suda doğum tercih edilmez. Ayrıca  annede herhangi bir nedenle aktif enfeksiyon tablosu ya da vajinal kanama varsa suda doğum yapılamaz. Bebeğin henüz doğum pozisyonu almamış olması ve doğum kilosunun yüksek olması da suda doğumu engelleyen durumlar arasındadır. Tüm şartlar suda doğum için uygunsa anneye detaylı bir hazırlık eğitimi verilir. Doğum başladığında anne, suda doğum için gerekli eğitimi almış olan personel ve uzman hekim eşliğinde, önceden hazırlanmış ve devamlı takip edilen sıcak suya girer. Ilık su annenin rahatlamasını sağlayarak stres seviyesini azaltır. Endorfin hormonu sayesinde ağrılar ve sancılar hafifler. Eğitimde öğretilen doğru nefes yöntemleri de sancıların azalmasını sağlar. Hekimin yönergeleri eşliğinde suda doğum gerçekleşir.

Suda doğum yöntemi için tercih edilen hastanenin uygun şartları sağlaması, hastane personelinin bu konuda eğitimli ve deneyimli olması son derece önemlidir. Eğer siz de suda doğum yapmak istiyorsanız uzman hekiminizle görüşerek detaylı bilgi alabilirsiniz.

44023518_1946991538938632_8132337124037885952_n

Sezaryen Sonrası Normal Doğum

Ülkemizde yeni bir kavram olan sezaryen sonrası normal doğumla (SSVD) bebeğini sağlıklı bir şekilde dünyaya getiren kadınların sayısı giderek artıyor. SSVD her anne adayı için tercih edilmese de uygun kişilerde ve gebelik sürecinin düzenli takibiyle sağlıklı doğum gerçekleştirilebiliyor.

Anne adayları bu konuda bilgilendirilmeli

Sezaryenle yapılan doğumun ardından, anne adaylarının bir sonraki çocuğunu normal doğumla dünyaya getirmesi süreci, genellikle bazı riskler içerdiği düşünülerek tercih edilmemekteydi. Bunun en önemli nedeni ise sezaryen sırasında rahimde oluşturulan kesilerin normal doku gibi iyileşme özelliklerinin bulunmamasıydı. Sezaryen sonrasında oluşan skar yani yara izi dokusunun, normal doğumdaki kasılma sırasında yırtılma riski, anne ve bebeğin yaşamı için tehlike oluşturmaktaydı. Yapılan yayınlarda %1-3 arasında değişen bu risk de göz önüne alınarak, günümüzde artık sezaryen sonrası da normal doğum seçeneği de gündeme gelmektedir. Ancak eğer anne ve baba adaylarının bu risklere karşı doktor tarafından detaylı olarak bilgilendirilmesi gerekir.   

SSVD için gerekli süre 2-2,5 yıl…

Sezaryen sonrası normal doğumda riski artından ya da azaltan durumlar söz konusudur. SSVD adayı anne, önceden normal doğum yapmış ya da sezaryen sonrası normal doğumla yeniden çocuk sahibi olmuşsa, SSVD ile normal doğum yapma şansı yüksektir. Anne bir kez normal doğum yapmış ve ikinci çocuğunu sezaryenle dünyaya getirmişse, üçüncü çocuğunu da normal yolla doğurma şansı artmaktadır. Sezaryen sonrası normal doğum için gerekli olan aradaki süre ortalama 2-2,5 yıl olarak belirlenmiştir ve anne adaylarının bu süre zarfında beklemeleri önerilmektedir. Sezaryen sonrası doku iyileşmesinin zaman alması ve bu sürenin altındaki normal doğumlarda rüptür denilen rahim yırtılma riskinin bulunması bekleme süresi için en önemli nedenlerdir.

Suni sancı riskli olabilir

Gebeliğin 36’ıncı haftasından sonra bebek yavaş yavaş rahme doğru yerleşmektedir. Anne adayının 38-39’uncu haftada jinekolojik muayenesinin dikkatlice yapılması gerekir. Rahim açıklığı, bebeğin kilosu, doğum kanalının ve bebeğin pozisyonu dikkatli bir şekilde değerlendirilmelidir. Sorunsuz bir doğum için anne ve bebek sağlığı da uygunsa 40-41’inci haftaya kadar beklenilebilir. Sezaryen sonrası normal doğumda hastanın kendi ağrılarının oluşmasını beklemek, bebeğin doğum kanalına yerleşmesi için çok daha uygundur. Bebeğin baş pozisyonu haftalık milimetrik oynamalarla rahme girmektedir. Bu durumda zamansız verilecek suni sancı bebeğin uygun pozisyon almasına engel olabilir. Aynı zamanda suni sancı sezaryen sonrası normal doğumda rahmin yırtılma riskini çok fazla artırmakta ve önerilmemektedir. Bebeğin rahme yerleşirken rahatlığının sağlanması ve annenin psikolojik olarak doğuma hazır olması çok önemlidir.

Normal doğumu kolaylaştırıcı egzersizler…

Geçmişte normal doğumun günümüze göre daha sorunsuz şekilde gerçekleşmesi, mesane ve rahim arasında hamak görevi yapan pelvik kasları güçlendiren haraketli yaşama bağlıydı. Ancak giderek hareketsizleşen yaşam şekli, kadınların pelvik kaslarının gelişimine de engel olmaktadır. Bu nedenle gebeliğin 28’inci haftasından sonra anne adaylarına bir takım gebelik egzersizleri önerilmekte ve doğum kanalındaki bu kasların güçlendirilmesi sağlanmaktadır. Pelvik kasların kasılmasını sağlayan ve günlük 15-20 dakika yapılabilecek “kegel egzersizleri” hem doğumu kolaylaştırmakta hem de ilerleyen yaşlarda ortaya çıkabilecek idrar kaçırma ve rahim sarkması gibi sorunların sıklığını azaltmaktadır. Düzenli yapılan yoga ve pilates de oldukça yararlıdır. Bunun yanında pelvik taban kaslarının kanlanmasını, elastikiyetini ve gevşemesi artıran perine masajının da uygun haftalarda yapılması doğal doğum sürecine katkı sağlamaktadır.

Hangi durumlarda sezaryen sonrası normal doğum yapılamaz? 

  • Anne adayının, sezaryen gerekliliğinin devam etmesi ya da normal doğum yapmasına engel sağlık sorunu bulunması…
  • Sezaryen sırasında rahim kesisinin dikey yapılmış olması
  • Daha önce rahimle ilgili herhangi bir nedenle ameliyat geçirilmiş olması
  • Anne adaylarının diyabet ve hipertansiyon hastası olması
  • Doğum kanalının uygun olmaması veya bu bölgede doğuştan bir darlığın bulunması
  • Acil sezaryen yapacak sağlık kuruluşlarına ulaşma riskinin bulunması
sezeryan-dogum

Sezaryen

Hekim tarafından doğum kararı verildiğinde, doğumun ameliyathane koşullarında ve anestezi altında önce karına ardından rahime yapılan bir cerrahi kesi sonrasında gerçekleştirilmesine sezaryen ile doğum adı verilir.  

Doğumun şekli, doğum öncesinde yapılan muayene ve kontrollerle belirlenebilir. Normal vajinal yolla doğumun gerçekleşmesi mümkün olmayan bütün hamileler sezaryen ile doğurtulur.Sezaryen ile doğum kararı verilirken göz önünde bulanan temel kriterler bebeğin ve annenin sağlığı veya doğumun seyri sırasında saptanan sorunlar ile ilgilidir.

Doğum ağrılarının uzun sürmesi, bu konuda çevresinde anlatılan kötü deneyimler, doğum zamanının tam olarak bilinmemesi gibi faktörler ve düşünceler aileyi sezaryen yolu ile doğuma yöneltir. Bu durumda en önemli yol gösterici doktorun açıklamalarıdır.

Anne adayına normal doğum mekanizması, ağrı önleyici tedbirler (özellikle epidural anestezi) hakkında yeterli bilgi verilmelidir. Ayrıca sezaryenin cerrahi bir operasyon olduğu ve belirli tıbbi durumlar için saklanması gereken  bir teknik olduğu anneye baba adayına anlatılmalıdır.

Sezaryen Sırasında Neler Olur?

Sezaryen operasyonu doktorunuz, hemşireler, çocuk doktoru, anestezi uzmanı ve yardımcı sağlık personelinin katıldığı bir cerrahi operasyondur.

Bu işlem epidural veya spinal anestezi altında yürütülür ancak kimi tıbbi durumlarda genel anestezi uygulanması da gerekebilir. Eğer spinal veya epidural blok teknikleri uygulanıyorsa bu sırada fiziki koşullar ve ekibin de uygun gördüğü durumlarda eşiniz de yanınızda size destek verebilir.

Önce ameliyata hazır olmanız için elinizin üzeri veya kolunuzdan bir damar yolu açılır. Bu yolla ameliyat ve ameliyat sonrası dönemde belli bir süre sıvılarınız ve ilaçlarınız damar yolunuzdan uygulanır.

Böylelikle ekstra ağrı kesiciye veya başka bir sıvıya ihtiyacınız olduğunda size kolaylıkla verilebilir. Bundan sonraki aşamada bel bölgenizden epidural veya spinal anestezi uygulanır, sonra mesanenize bir idrar sondası yerleştirilir.

Karın bölgeniz ve dizinize kadar olan sahanın antiseptik solüsyonla silinmesi ve örtülmesi sonrası sezaryen operasyonuna başlanır. Bu işlemde karnınızın alt bölgesine yaklaşık 11-15 cm uzunluğunda bir kesi yapılır.  Karın katlarının geçilip karın boşluğuna girilmesi sonrasında, rahimin olduğu bölgeye ikinci bir kesi yapılır.

Bu işlem gerçekleştirildikten sonra saniyeler içinde bebek anne rahminden çıkarılır. Göbek kordonu kesilip ameliyata giren bebek hemşiresi ve çocuk hastalıkları uzmanına teslim edilir.

Çocuk doktoru hemen bebeğinizin ilk muayenesini yapar sorun yoksa hemen eşinizle beraber bebek odanıza veya bebek odasına çıkar. Eğer şüphelenilen bir durum varsa bebek, özel bebek bakım ünitesine derhal götürülür.

Bunlar olurken doktorunuz plasentayı (bebeğin eşi) çıkarmış ve yapılan kesilerin cerrahi tamirine başlamıştır.

Sezaryen Ne Zaman Gerekli Olur?

Sezaryen yapılması gereken nedenler anne ve bebeğin sağlığı veya doğum sırasında saptanan sorunlar ile ilgili olabilir.

Bebeğe ve Eşine (Plasenta) Bağlı Sezaryen Nedenleri

  • Bebeğin sıkıntıda olduğu durumlar: Doğum ağrıları başlamadan önce tespit edilen veya doğum eylemi sırasında saptanan bebeğe ait sıkıntı belirtileri (Fetal distres)
  • Bebeğin doğum yoluna giriş şekli: Normal doğumda bebeğin başı önde gelir. Makat, ayak veya kolu önde gelirse normal doğum gerçekleşemeyebilir. Ayrıca bebeğin başı önde olmasına karşın alın ve yüz gelişlerde de sezaryen yapılabilir. 
  • Bebeğin büyük olması (Genellikle > 4000 gr.)
  • Bebeğin eşinin (Plasenta) doğum yolunu kapaması (Plasenta Previa)
  • Bebeğin eşinin (Plasenta) doğumdan önce ayrılarak kanamaya yol açması (Plasenta dekolmanı)

Anneye Bağlı Sezaryen Nedenleri

  • Uterus (Rahim) ile ilgili ameliyat geçirenler(Sezaryen, Miyom ameliyatı vd.)
  • Kalça kemiklerinin dar olması (Doğumsal kalça çıkığı, geçirilmiş pelvik kemik kırıkları sonrası deforme pelvis vb)
  • Doğum kanalında bebeğin çıkışına bir engel olması: Ur (miyom) gibi.
  • Genital bölgede aktif uçuk (herpes simplex) enfeksiyonu  olması veya siğillerin (Kondilom) enfeksiyonu.
  • Anneye ait bazı sistemik hastalıklar

Doğum Sırasında Saptanan Sezaryen Nedenleri

  • Normal doğumun gerçekleşememesi, doğum süresinin çok uzaması.
  • Doğum eylemi sırasında saptanan bebek sıkıntı belirtileri (Fetal distres)

Yukarıda sayılan nedenler genel anlamda sezaryen yapılmasını gerektiren tıbbi durumlardır. Bu sebepler varsa sezaryen yapılması gerekir.

Sezaryen Sonrası Normal (Vajinal) Doğum

Sezaryen sonrası normal-vajinal doğum olasıdır. Ancak belli şartların sağlanması gerekmektedir.

Anne rahminin yırtılması, kanama ve bebek kaybı gibi risklerin az da olsa bulunduğu bu durum riskli bir doğum şeklidir. Ailenin gerçek riskleri çok iyi değerlendirmesi önemlidir. Her an hatta normal-vajinal doğum gerçekleştikten sonra bile bir abdominal operasyon ihtimalinin olduğu bilinmelidir.

Perinatoloji ve Yüksek Riskli Gebelikler tarafından sezaryen sonrası normal-vajinal doğum hizmeti verilmektedir.

Sezaryen Sonrası Günlük Hayata Dönüş

Sezaryen operasyonu alt karın bölgesine yapılmış cerrahi bir operasyondur, bu nedenle iyileşme süreci  normal spontan vajinal yolla doğuma göre biraz daha faklıdır. Alt karın bölgesinde olan ağrı birkaç gün hastanın ayağa kalkışında ve hareketlerinde belli bir kısıtlama getirebilir.

Ağrı kesici ilaç ihtiyacı biraz daha fazla olabilir.  Özel yara bakım ürünleri kullanılarak anne 24 saat, bunlar olmadan 3 gün sonra ayaktan duş alabilir. Yaklaşık 1 hafta sonra ise artık günlük hayata dönmüş olup bundan sonraki günlerde araç kullanmaya başlayabilir.

normal-dogum-nasil-yapilir

Normal Doğum

Gebeliğin 37-42. haftaları arası doğum gerçekleşebilir

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), tanımına göre doğum, kendiliğinden başlar, doğum eylemi başlangıcında risk düşük olur ve doğum süresince de bu şekilde devam eder. Gebelik ortalama 40 haftadır. Çoğul gebeliklerde doğum daha erken haftalarda da gerçekleşebilir. Tamamlanmış gebeliğin 37-42 haftalar arasında anne adayının rahminde kendiliğinden başlayan kasılmalarla bebek çoğunlukla baş gelişi ile doğar. Doğum yöntemi belirlenirken anne adayı ve doktorun işbirliği içinde olması oldukça önemlidir. Doğum çeşitlerinin en yaygın olanlarından vajinal doğum, planlanmış ve/veya planlanmamış sezaryen, epidural doğum ve suda doğum önerilmektedir. 

Her “vajinal doğum” doğal doğum olmuyor

Doğum, doğal bir süreçtir. Annenin kendiliğinden oluşan sancılarıyla bebeğin vajinal yoldan doğmasıdır. Gerçek doğum sancılarının en önemli özelliği düzenli aralıklarla oluşmasıdır. Doğum eylemi bazen birkaç saat içinde biter, bazen de anne adayının fiziksel ve duygusal dayanıklılığını test ederek eylemi uzatabilir.  Her vajinal doğum normal-doğal doğum değildir. Bir vajinal doğumun normal olabilmesi için doğum eyleminin pürüzsüz seyretmesi ve doğum sonunda annenin ve bebeğin sağlıklı kalması şartı vardır. 

Doğal doğumun avantaj ve dezavantajları

Doğal doğumun en önemli avantajı doğal ve fizyolojik olmasıdır. Doğum sonrası anne birkaç saat içinde normal aktivitesine dönebilmekte, çok kısa sürede bebeğini emzirmeye başlayabilmekte, hastanede kalış süresi son derece kısa olmaktadır. Bu avantajların yanı sıra vajinal doğumun bazı riskleri de vardır. Bu riskler anne ve bebek açısından ikiye ayrılmaktadır. 

Doğal doğuma anne adayının penceresinden bakarsak…

Bebeğin başı (ya da makat kısmı) hazneden çıkınca perine bölgesinin aşırı gerilmemesi  ve düzgün olmayan ve derin yırtıklarla sonuçlanmaması için epizyotomi dediğimiz bir kesi yapılabilir. Epizyotomi açılmadığı durumlarda özellikle ilk doğumlarda yırtık meydana gelebilir. Oluşan bu yırtığın büyüklüğü baş çıkarken doktor tarafından uygulanan perine koruma tekniğine, anne adayının doğum sayısına, perinenin yapısal özelliklerine ve bebeğin başının (ya da makat) yapısal özelliklerine bağlıdır. Oluşan yırtıklar genellikle yüzeyeldir. Ancak bazı durumlarda, özellikle perine dokusunun sert olduğu ve/veya bebeğin baş çevresinin nispeten büyük olduğu, epizyotominin açılmasının gecikmesi ya da hiç açılmaması durumlarında anne haznesinin derinliklerine kadar giden, bağırsak duvar ve makat kaslarının yırtılmasına, yapısının bozulmasına, sinir zedelenmesine kadar varabilen yırtıklara neden olabilmektedir.  

Zor doğum, anne haznesinin gerektiğinden fazla gerilmeye maruz kalması, oluşan yırtıklar sonucu kadınlarda idrar kaçırma, dışkı tutamama, idrar kesesi ve  bağırsak duvarı sarkması şikayetleri ortaya çıkmaktadır. Bu yüzden epizyotomi açılmasının gerekli olmadığı yönünde karar verilirken kar/zarar oranı hesaba katılır ve oluşacak yırtık açılacak kesiden daha kötü olacaksa epizyotomi açılır. Diğer amacımız da perinenin estetik görüntüsünü mümkün olduğunca korumaktır. 

Doğal doğuma bebeğin penceresinden bakarsak…

Bebek açısından risklerimiz sırasında   yolunda giderken birden bebek strese girebilir, kalp atımları yavaşlayabilir. Bu nedenle normal doğum mutlaka hastane koşullarında ve en kısa sürede ameliyathaneye geçilecek bir ortamda yapılmalıdır. Normal doğumda en çok korkulan, nadir de olsa gelişen durumlardan biri de, iri bebeklerde daha sık görülen bebeğin omuzunun takılmasıdır. Bu da bebekte  kalıcı sinir hasarına, bebeğin hayati tehlikesiyle sonuçlanan durumlara sebep olabilmektedir. 

Doğum şeklini belirleyen faktörler

  • Doğum eyleminin uzaması
  • Düzenli veya düzensiz kasılmalara rağmen rahim ağzının açılmaması
  • Bebeğin anne rahmindeki duruş değişkenlikleri
  • Dar leğen kemiği
  • İri bebek şüphesi
  • Bebeğin başının (veya makatının) çıkımda zorlandığı olgular
  • Anne adayının sistemik veya gebeliğe bağlı hastalıkları
  • Aktif kanama durumları
O97NuZoL

NST nedir?

Gebelikte 2. ayın tamamlanmasını takiben doğum anına kadar rahim içerisinde bulunan canlı, fetüs olarak adlandırılır. Doğum öncesinde gerçekleştirilen takiplerin yegane amacı anne karnındaki fetüsün canlılığının ‌devamını sağlamaktır.

Fetüsün yer aldığı ‌uterusta (rahim) kasılmalar meydana geldiğinde anne karnındaki fetüse ulaşan kan miktarında azalma oluşur ve fetüsün kan basıncında azalma meydana gelir. Bu durumun dengelenmesi amacıyla fetüste kalp atışları hızlanır. Buradaki amaç az miktarda ulaşan kanın daha hızlı şekilde pompalanması ile gelişmekte olan hücre, doku ve organların kasılma süresi içerisinde yeterli miktarda oksijen ve besine ulaşmasını sağlar. 

Fetüs kalbinde hızlanmanın meydana gelmesi erişkin kişilerde olduğu gibi hareket etme esnasında da oluşabilir.

Anne karnındaki bebeğin izleminde “‌fetal ‌biyofizik profili (‌BFP)” olarak adlandırılan çeşitli parametrelerin birleşiminden oluşmuş bir değerlendirme yönteminden yararlanılır.

Bu profil içerisinde 5 bileşen mevcut olup, 4 tanesi o an gerçekleştirilen ‌ultrasonografi ile yapılan gözlem ve hesaplamalara dayanmaktayken bir tanesi de “‌‌non-stres test” olarak adlandırılan fetüsün hareketi ile kalp atışlarının nasıl etkilendiğini değerlendirmeye yarayan yöntemdir.

Bu 5 parametrenin değerlendirilmesi esnasında olumlu ve beklenen sonuçlar 2 puan alırken, beklenen bulguların elde edilememesi veya olumsuz bulgular elde edilmesi durumunda ise parametre sonucu 0 puan olarak hesaplama işlemine dahil edilir.

BFP ile puan hesaplanması sonucunun 8-10 puan arasında olması normal, 6 ve 7 puan şüpheli, daha az olması durumunda ise anormal bir sonuç olarak değerlendirilir.

Fetüsün solunum hareketleri, vücut hareketleri, tonusu (kasların pasif hareketi) ve içinde bulunduğu kesedeki sıvı miktarı ultrasonografi esnasında gözlenen 4 parametreyi oluşturur.

•    ‌Fetal solunum hareketleri

Yarım saat içerisinde yarım dakika ya da daha fazla süreli olarak gerçekleşen, anne karnındaki bebeğin düzenli solunum hareketlerinin varlığı değerlendirilir.

•    ‌Fetal vücut hareketleri

Yarım saat içerisinde yapılan gözlem esnasında en az 3 farklı vücut veya uzuv hareketinin tespiti normal kabul edilir.

•    ‌Fetal ‌tonus

Anne karnındaki bebeğin kol ve bacaklarından en az bir tanesinin gergin ‌(ekstansiyon hali) durumdan daha gevşek ‌(fleksiyon hali) duruma geçişi ile ellerin açılması veya kapanması beklenir.

•    ‌Amniyotik sıvı miktarı

Bebeğin anne karnı içerisinde bulunduğu çevreyi oluşturan sıvı ‌amniyotik sıvı olarak adlandırılır. Bu sıvı bebeğin korunmasına ve organlarının gelişmesine katkı sağlar. Gebelik ilerledikçe sıvı miktarında artış meydana gelmesi doğal ve beklenen bir durumdur. 

Kese içerisinde ‌ultrasonografi yardımıyla yapılan ölçümlerde, en derinde tek cep için ölçülen değerin 2 santimetreden büyük olması, ‌amniyotik sıvının yeterlilik kriteri olarak kabul edilir.

‌NST nedir?

‌‌NST, elektronik bir monitör yardımı ile anne karnındaki fetüsün kalp seslerinin kaydı ve kendisi ile çevresinin hareket etmesine fetüsün kalbinin nasıl bir cevap verdiğinin incelenmesini sağlayan testtir.

‌‌NST, fetüsün doğum öncesinde iyilik halinin değerlendirilmesi amacıyla hekimler tarafından en sık olarak ‌başvurulan testlerden biridir. ‌Nonstres olarak ‌adlandırılmasının sebebi, testin uygulanması esnasında fetüs üzerinde herhangi bir ‌strest etkeni oluşturmamasından gelir.

‌NST ( non ‌strest test)’in çalışma prensibi fetüsün hareketi ile ‌fetal kalp ritmi arasındaki ilişkinin incelenmesine dayanır. Fetüsün kalbinin, hareketlere karşı reaksiyon göstermesi beklenir. Bu refleks cevabın oluşmasına karşı engel oluşması, fetüsün derin bir uykuda olmasından oksijensiz kalmasına kadar birçok farklı durumda ortaya çıkabileceği için dikkatli olunması önerilir.

‌‌NST’nin kullanımını gerektiren özel gebelik durumları nelerdir?

Birçok farklı durum ve rahatsızlıkta anne karnındaki bebeğin iyilik halinin değerlendirilmesinde ‌NST’ye başvurulabilir.

•    Anne karnındaki bebeğin yapılan incelemelerde büyüme konusunda geriliğin tespit edildiği gebeliklerde

•    Hamilelik öncesinde şeker hastası olanlar veya hamilelik esnasında şeker hastalığının ortaya çıktığı ve tedavi uygulanan gebeliklerde

•    ‌Preeklampsi ya da yüksek kan basıncı ile seyreden gebeliklerde

•    Fetüsün hareketlerinin az olduğu tespit edilen gebeliklerde

•    Normal doğum zamanını geçmiş gebeliklerde

•    Çoğul gebeliklerde

•    Tekrarlayan gebelik kayıplarında

•    Sistemik ‌lupus ‌eritematozus ve ‌antifosfolipid antikor sendromu olan gebelerde

•    Amniyon sıvısının normalden az tespit edildiği gebeliklerde

•    Kan ‌uyuşmazlıklarında

‌NST nasıl yapılır?

Gebeliğin yaklaşık olarak 7. ayının hemen öncesi ve başlarında hekimin uygun görmesi halinde ‌non stres testi uygulanmaya başlanabilir. Testin yapılmasını gerektirecek bir durum olmadığı takdirde başlangıç tarihi olarak genellikle 32. hafta tercih edilir. 32. haftadan önce fetüsün sinir sistemi ile kalbi arasındaki ilişkinin tam olarak gelişmemiş olması nedeniyle test sonuçlarında normalden farklı bulgular daha sık tespit edilir.

‌‌NST, yüksek riskli gebeliklerin fetüs üzerinde oksijensiz kalma gibi yan etkilere neden olup olmadığının ve anne karnında gerçekleşebilecek fetal ölümlerin değerlendirmesine katkı sağlar.

Uygulama sıklığı değişken olup, ilgili hekimin kararı doğrultusunda gerçekleşir. Yüksek riskli gebeliklerde 1-2 hafta arayla tekrar uygulanabilir.

Elde edilen verilerin sadece test anında gerçekleşen olaylara bağlı olduğu unutulmamalıdır.

‌Kardiyotokogram (elektronik fetal monitör) adı verilen bir monitör kullanılarak fetüsün kalbinin nasıl bir düzende çalıştığı, nasıl bir aktivite izlediği, kasılmaların değerlendirilmesine ek olarak annenin kalp hızı ve kan basıncının incelenmesine olanak verir.

‌‌NST, başın hafifçe yukarı kaldırıldığı ve oturulduğu bir pozisyonda uygulanabileceği gibi yan yatış pozisyonunda da uygulanabilir. Vücut dışına yerleştirilen ve kendisine ulaşan enerjinin başka bir enerji formuna dönüştürülmesini sağlayarak grafiye dökülmesine imkan veren ‌transdüser yardımıyla oluşan elektriksel aktivitelerin görüntülenmesi sağlanır. 

Gebenin fetüsün hareket ‌ettiğini hissetmesi yaklaşık olarak gebeliğin 18. haftasını takiben başlar. Belirli bir süre zarfında fetüsün hareket sayısının normal kabul edildiği değerler 180 dakika içerisinde gerçekleşen minumum 10 fetal harekettir. Anne fetüsün hareket ettiğini hissettiğinde düğmeye basarak cihazın gerçekleştirdiği okumalar üzerinde hareket anının işaretlenmesini sağlar. 

Testin ‌başlamasıyla birlikte süre olarak ‌minimum 15 saniye süren ve 60 saniye içerisinde fetüsün kalp atışlarında bazal hızdan 15 atımlık bir hızlanma ‌(‌akselerasyon) meydana gelmesi beklenir. Bazal hız, 10 dakikalık süre zarfında fetüsün kalp hızının ortalama değerini ifade eder.

Testin uygulanma süresi ise minimum 20 dakika olup bebeğin aktif hale geçmesinin beklenmesi gibi durumlarda hekimin kararına göre daha uzun sürelerde de uygulanabilir. 

‌NST nasıl yorumlanır?

‌NST’nin sonuçları genel olarak 2 farklı şekilde sınıflandırılarak yorumlanır.

•    Reaktif ‌NST

20 dakikada uygulanan bir test esnasında ‌akselerasyon olarak tanımlanmış fetüsün kalbinin çalışmasında meydana gelen ‌değişikliğin en az 2 veya daha fazla sayıda meydana gelmesi olarak tanımlanır.

•    ‌‌Non-Reaktif ‌NST

Testi uygulamaya başladıktan sonra gerçekleşmesi beklenen değişiklikler oluşmamış ise en az bir 20 dakika daha teste devam edilerek fetüsün sessiz bir uyku döneminde mi yoksa oksijensiz (‌hipoksi) mi kaldığına dair inceleme yapılabilir.

Testin sonucunun ‌‌non-reaktif olmasının nedeni olarak en fazla tespit edilen durumlardan biri normal  bir bebeğin normalden uzun uyku hali içinde olmasıdır.  

Bu ayrımın gerçekleştirilmesini hızlandırmak amacıyla anne adayının karnının üzerine konan bir araç yardımıyla fetüsün kafa hizasına gelecek şekilde kısa süreli ses verilerek, “vibroakustik stimülasyon” adı verilen bir fetüsü harekete geçirme tekniği denenebilir.

‌‌Non-reaktif terimi, testin uygulanma süresinin 40 dakikayı geçtiği ve bu süre içerisinde beklenen ‌akselerasyonların tespit edilemediğini ifade eder. 

‌‌Fetüsün uykuda aktif olmaması veya yetersiz oksijen alıyor olabilmesi dışında annenin sigara kullanımı, annenin çeşitli sağlık durumları ile ilgili olarak kullandığı ilaçlar veya fetüsün kalp ve nörolojik yapılarının anormal olmasına bağlı olarak da non-reaktif test sonucu oluşabilir. 

anne-karninda-dna-tarama-testi-cfDNA-728x485

Zeka Testleri

Tarama testlerinin (ikili, üçlü, dörtlü test) amacı; anne adayının sahip olduğu kromozom anomalili bebek doğurma şansının artıp artmadığıdır. Bu sebeple anne adayı ile uygulamalara başlamadan önce tarama testlerinin güvenilirliği hakkında detaylı konuşulmalıdır. Unutulmamalıdır ki hiçbir tarama testi kromozom anomalili bebeklerin hepsini yakalamayacaktır. Diğer bir nokta ise tarama testlerinin bebekte olabilecek yapısal anomalileri (sakatlıkları) göstermeyeceğidir.Tarama testlerinin gebelik üzerine direk bir yan etkisi olmamakla beraber, sonuçları itibari ile girişimsel müdahale (amniyosentez, CVS) yapılmak zorunda kalınabilir ve gebeliğin kaybı gibi komplikasyonlara yol açabilir (girişimsel müdahale sonucu düşük olabilir). Bu sebeple gereksiz ve fazla sayıda tarama testinin yapılması yanlış sonuçlara ve sonucunda gereksiz müdahalelere sebep olabilceği için mümkünse tek tarama testi ve takiben ilerleyen haftada detaylı (ayrıntılı-ileri düzey ultrason) ultrasonun yapılması kromozom anomalilerinin maksimum oranda yakalanması yönünde faydalı olacaktır.

Birinci Trimester Tarama Testi- İkili Kombine Test (ikili Test):

Anne karınındaki bebeğin yan pozisyonda yatarken ensenin arakasındaki saydam alanın, gebeliğin 11-14. haftaları arasında ölçülmesi ve anneden alınan kan örneğinden HCG + PAPP-A bakılması ile (yaş ve gebelik haftası parametrelerinin eklenmesiyle) ikili kombine test yapılmış olur. Bu tarama testi günümüzde kromozomal anomalili (örn: Down sendromu) bebekleri tespit edebilmede en başarılı test olup yaştan bağımsız olarak tüm anne adaylarına önerilmektedir. İkili kombine test ile Down sendromu ile doğabilcek 100 bebeğin yaklaşık 90’ı tespit edilebilmektedir. İkili kombine test sonucunda Down sendromu riskiniz 1/270 den fazla veya sadece NT (ense kalınlığı ölçümü) 3mm’den fazla ise bulunduğunuz hafta içinde (11-14. haftalar arasında) CVS (koryon villus örneklemesi) yapılarak (gerekirse FISH yöntemi ile bir günde) bebeğinizin kromozom yapısını %100 öğrenebilirsiniz. Bu testi yaptırdıysanız ve gebeliğin ilerleyen döneminde detaylı ultrasona (ayrıntılı-ileri düzey ultrason) girecekseniz başka bir biyokimyasal tarama testi yaptırmanıza gerek yoktur.

Üçlü Test (Triple Test):

Üçlü test genellikle gebeliğin 16-18. haftaları arasında yapılır. Bu test; anneden alınan kandan HCG, E3 ve AFP bakılması ve bu değerlerin anne yaşı ve bebeğin haftası ile birleştirilmesi ile bebeğinizin Down sendromu ve Trizomi 18 olabilme riski hakkında bilgi verir. Bu test bir tarama testi olup, üçlü testin tüm doğabilecek olası Down sendromlu bebekleri tahmin edebilmesi imkansızdır. Günümüzde bu test Down sendromlu bebeği tespit edebilmedeki gücünün zayıf olması nedeniyle etkinliğini yitirmiştir. Bu test sonucunda riskli çıkan anne adaylarına Amniyosentez yapıldığı takdirde Down sendromu (Mongol bebek) ile doğabilecek 100 bebekten ancak 60-65 tanesi yakalanabilmektedir. 

Dörtlü Test:

Anne adayından alınan kandan HCG + AFP + E3 + İnhibin-A düzeylerinin bakılması ve bu değerlerin gebelik haftası, anne yaşı gibi parametrelerle kombine edilmesiyle elde edilen hesaplamaya dörtlü test denmektir. 

Bu test de tıpkı üçlü test gibi sıklıkla 16-18. haftalar arasında uygulanmakta olup, Down sendromlu bebekleri tespit edebilme gücü %75-80’dir. Bu oran dörtlü testi, üçlü teste göre daha başarılı bir tarama testi yapmakla beraber hem ikili kombine teste göre daha geç dönemde yapılması hem de ikili kombine teste göre Down sendromunu yakalama gücünün daha zayıf olması nedeniyle tercih edilmemektedir. Bununla birlikte, 11-14. hafta arasında ikili kombine test yaptırmayı kaçırdıysanız, kromozomal anomalilere yönelik tarama testi olarak üçlü test yerine dörtlü test yaptırmanız uygun olacaktır.

NIPT testi:

Herhangi bir girişimsel müdahale olmadan sadece anneden alınan kan örneği üzerinde fetüste genetik hastalıkların taranmasıdır. Gebeliğin ilk haftalarından itibaren, fetüse ait bazı hücreler annenin kan dolaşımına girmekte ve gebelik süresince de anne kanında bulunmaktadır. Bu test ile gebelikte en sık görülen kromozom anomalileri (Down sendromu, Patau sendromu, Edwards sendromu) ile beraber bazı mikrodelesyon sendromları da saptanabilmektedir.

NIPT Testinin Avantajları ve Dezavantajları Nelerdir?
Gebelik sırasında karşılaşılan ve doğuma kadar ulaşabilen ciddi kromozom anomalilerinin çok erken dönemde saptanmasına olanak sağlamakla beraber rutin gebelik takiplerinde yapılan ikili ve üçlü tarama testlerine göre çok daha yüksek güvenilirlik oranı bulunmaktadır. Girişimsel bir müdahale gerekmediği için işleme bağlı komplikasyon görülme ve düşük yapma olasılığı yoktur.

NIPT testinin düşük riskli çıkması bebeğin genetik olarak tümüyle sağlıklı olacağı anlamına gelmemektedir, zira test sadece belirli DNA bölgelerini incelemektedir. İncelenen kromozomlar ve genetik hastalıklar yönünden %98’in üzerinde bir doğruluk payı olmasına rağmen NIPT testi bir tanı testi değil tarama testidir. Bu nedenle sonucun riskli çıkması durumunda mutlaka girişimsel bir prenatal test ile desteklenmesi gerekmektedir.

NIPT Testi Ne Zaman Ve Nasıl Yapılır?
Testin uygulanabilir olması için anne kanından elde edilen fetüs DNA’sının belirli bir miktarda olması gerekmektedir. Bu nedenle gebeliğin 10. haftasından itibaren yapılması önerilir. Daha öncesinde uygulanan testlerde sonuç alınamama riski yüksektir. Test için üretilmiş özel tüplere 10 cc kan alınması çalışma için yeterli olmaktadır. Ancak bazı özel duruml(yeterli fetal DNA elde edilemezse testin tekrarı yada iptali söz konusu olabilir.

Amniosentez

Amniosentez anne karnında (prenatal) tanı amaçlı, ideal olarak gebeliğin 16-20.haftaları arasında yapılabilen, fetusun (bebeğin) anne karnında içinde bulunduğu sıvıdan Ultrason eşliğinde ince bir iğne yardımı ile girilerek örnek alınması işlemidir. Bu işlem;

1-Yüksek riskli ikili, üçlü ve dörtlü tarama testi sonucunda kesin tanı amacına yönelik olarak,

2-İleri yaş gebeliklerinde

3-Ailede bilinen genetik geçişli hastalık varlığında

4-Daha önce Down sendromlu bebeği olan gebelerde

5-Gebelikte bazı enfeksiyonların aktif belirteçlerinin (toksoplazmosis gibi) pozitif olması durumunda aktif enfeksiyon ve fetusun (bebeğin) etkilenme durumunu netleştirmek için,

6- Bazen bebeğin suyunun fazla olduğu durumlarda (polihidramnios) basıncı azaltmak amacıyla sıvı boşaltmak için (bu endikasyonla daha ileri haftalarda da yapılabilir) gibi nedenlerle yapılabilir.

Bu işlem Ultrason eşliğinde yapıldığından ve görerek girildiğinden iğnenin bebeğe zarar vermesi söz konusu olmamaktadır. Ancak yine de invaziv(girişimsel) bir işlem olduğundan gebeliğin kaybına (düşüğe) sebep olabilmektedir. Ehil ellerde amniosentezin düşüğe sebep olma riski 250-300’de 1 dir.

Burada Ultrason cihazının görüntü kalitesi,uygulama esnasında hijyen-antisepsiye uyulması, ve en önemlisi hekimin bu konudaki deneyimi oldukça önemlidir.

Genetik tanı amaçlı olarak alınan amnion sıvısından moleküler genetik yöntemler olan QF-PCR ve FISH yöntemleri ile %95-99 doğrulukla birkaç gün içinde sonuç alabilmek mümkün olmaktadır. Ancak 3 hafta süren hücre kültürü sonrasında yapılan SİTOGENETİK İNCELEME daha güvenli sonuç verdiğinden mutlaka yapılması önerilir.

Kordosentez

KORDOSENTEZ

Annenin karın duvarından bir iğne ile göbek kordonuna girilerek bebeğin kanının alınması işlemidir. Yapılması için en uygun zaman 18-22. gebelik haftalarıdır.

Teknik olarak amniosenteze göre daha güç bir işlemdir. Girişime bağlı düşük olasılığı 100 de 1 dir.Steril koşullar altında ince bir iğne ile anne karnından girilerek göbek kordonuna ulaşılır ve heparinli bir enjektöre 2-3 ml kadar kan alınarak Genetik Laboratuarı’na gönderilir. Kesin sonuç 5-7 gün içinde alınır. Kromozomlardaki sayısal ve yapısal bozuklukların belirlenmesi için ideal bir testtir.

CVS (KORİONİK VİLLÜS VEYA PLASENTA BİOPSİSİ)

Bebeğin beslendiği plasentanın erken dönemi olan korionik villüslerden örnek alınması işlemidir. Gebeliğin 11-14. haftalarda yapılması uygundur. En önemli avantajı erken yapılması ve erken sonuç vermesidir. Bu sayede erken müdahale annenin psikolojik ve fiziksel travmasını azalacaktır.

Özellikle İKİLİ TEST ve KOMBİNE TEST sonuçlarında yüksek risk çıktığında yapılması önerilir. Amniosentez için ileri haftaların beklenmesine gerek olmadan kısa sürede sonuç alınabilir.

Anne karnından ince bir iğne ile girilerek alınan plasenta dokusu Genetik Laboratuarına gönderilir. FISH veya PCR sistemi ile ilk sonuç 2-3 gün içinde alınır. Tüm kromozomların incelenmesi kültür yöntemi gerektirir ve 3 haftada sonuçlanır. Girişime bağlı düşük riski her 100 işlemde 1 dir.

gebelik-takibi-7

Gebelik Takibi

Gebelik takibi, gebeliğin belirlenmesinden doğuma kadar geçen 40 haftalık (Son adet tarihinden itibaren) süreçte anne adayının düzenli ve periyodik kontrollerinin yapılmasıdır.

Her gebe kadının gebelik süresince bir sağlık elemanı veya kurumu tarafından izlenmesi gereklidir. Annenin gebelikte sağlıklı olması, sağlıklı bebek doğurması doğum öncesi bakımla sağlanır.

Bu kontrollerde olabilecek sağlık sorunları erkenden belirlenebilir, gerekli önlemler zamanında alınabilir, doğumun doğru zamanda ve en iyi koşullarda yapılması sağlanır. Gebelik takibi gebeliğin ilk 3 ayı içinde (tercihen gebelik testi pozitifliğini takriben hemen) başlamalı, başlangıçta aylık kontroller yapılırken son 3 ayda gebenin durumuna göre sıklaştırılmalıdır.

Daha önceki gebeliğinde problem yaşamış kadınların yeni gebeliklerinde benzer sorunları olabilir. Hiç sorunu olmamış bir kadının 3. gebelikten sonra giderek artan sıklıkta anne ve bebek komplikasyonları da ortaya çıkabilir. Doğum sayısı arttıkça gebeliklerin kolaylaştığı doğru değildir.

Annenin çok genç yaşta ya da ileri yaşta olması, çok sık doğum yapması veya başka bir hastalığının olması, gebe iken kendisinin ve doğacak bebeğin sorunlarla karşılaşmasına neden olabilir. Bu gebelikler “riskli gebelikler” grubu olarak çok daha ciddi bakım ve takibi gerektirirler.

İlk gebelikte kadının anneliğe uyum yapabilmesi için yardıma gereksinimi vardır. Bu nedenlerle ilk gebeliklerde doğum öncesi bakım özellikli ve önemlidir. Her kontrolde ağırlık ölçümü, kan basıncı ölçümü, karın muayenesi ve ultrasonografi ile bebeğin büyümesinin takibi ve varsa gebenin mevcut şikayetleri değerlendirilir.

Gebelik öncesi dönemde yapılmamışsa ilk muayenede tam kan tablosu, rutin biyokimya ölçümleri, açlık kanşekeri, hepatit markerları, kan grubu tayini, vitaminB12 düzeyi ve idrar kültürü yapılır. Dönem dönem tam kan sayımı görülür, gebe kadın vajinal ve idrar yolu enfeksiyonu açısından düzenli aralıklarla sorgulanır ve gerekirse kültür testleri ile enfeksiyon ekarte edilmeye çalışılır.

Gebeliğinin yaşının belirlenmesinde son adet tarihinin rolü tartışılmazdır. Gebelik haftası ve beklenen doğum tarihi son adet tarihine göre belirlenir.

Belirli dönemlerde yapılması gereken bebek anomalileri tarama testleri ve bebek iyilik hali değerlendirme testleri vardır. Dolayısı ile gebelik yaşının tespiti son derece önemlidir.

Adet tarihi hatırlanamıyorsa USG’ de embriyonun ilk görüldüğü tarihteki ölçümü ile tespit edilebilir. Erken dönemde kalp atımı varlığı olan emriyo transvajinal USG ile 6. gebelik haftasından itibaren tespit edilebilir.

Bu dönemde gelişme geriliği veya ilerililiği söz konusu olmayacağı için son adet tarihini hatırlayamayan veya adet düzensizliği olan gebelerde USG ile belirlenmiş bir son adet tarihinden bahsedilir.

İlk 3 Ayda Gebelik Takibi

Gebelik tarihine ne kadar erken başlanırsa sonuçlar anne ve bebek açısından o kadar başarılı olacaktır. İzlemeye detaylı bir öykü alımı, genel bulgular, özgeçmiş, soygeçmiş sistemik hastalıkların sorgulanması, akraba evliliği yönünden araştırılması ile başlayıp kayda geçirilir, boy ve kilosu kaydedilir. Ortalama gebelik süresinde 10-12 kg. ve üzerinde kilo alınmaması ideal olandır.

11-14. Hafta Gebelik Takibi

Gebelik haftaları arasında USG ile ense kalınlığı ölçümü, burun kemiği ölçümü yapılmalı fetal kromozomal anomali taramasının ilk basamağı olan ikili tarama testi yapılmalıdır.

16-18. Hafta Gebelik Takibi

Gebelik haftaları arasında yine öncelikle en sık görülen down sendromu (mongolizm) başta olmak üzere birtakım kromozomal anomalileri tanımamıza yarayan üçlü test yapılmalıdır. Amniyosentez anne karnındaki bebeğin bulunduğu ortamdan kromozomal inceleme için sıvı alma yöntemine verilen isimdir. 35 yaşın üzerindeki anne adaylarına ve üçlü testinde riski yüksek çıkan (1/270 ve üstü) anne adaylarına tanı amaçlı uygulanan bir prosedürdür. Riski emin ellerde ve steril konularda çok düşüktür, binde 2 civarındadır. Bu risk en çok karşımıza koryoamniyonit (rahimin ve zarların enfeksiyonu) ve bebeğin kaybı olarak ortaya çıkar. Amniyosentezde bebeğe ait kromozomlar incelenir ve down sendromu %100’e yakın bir oranda tespit edilir. Ancak sakat gebeliğin tespiti durumunda sonlandırma kararı her zaman ve istisnasız aileye aittir.

20-24. Hafta Gebelik Takibi

Bu haftalar özellikle konusunda deneyimli radyologlar tarafından yapılacak olan detaylı USG dönemidir. Bebeğin olabilecek tüm iç ve dış fiziksel anomalileri tespit edilebilir.

24-28. Hafta Gebelik Takibi

Arasında gebelik şekeri taraması olan 50 gr. glukoz testi tüm gebelere uygulanır. Standart değerlerin üzerindeki durumlarda 100 gr. glukoz testi uygulanır. Bu testte de iki değer ve üzeri yüksek ise gebelik şekeri (gestasyonel diabet) kabul edilerek kan şekeri takibi altında gebe bir diyetisyene konsülte edilerek günlük kalori alımı hesaplanır. Az sayıda hasta insülin kullanımına gereksinim duyar. Gebelik şekeri varlığı bebekte sakatlıklara yol açmaz ancak böyle bebeklerde görülen en sık sorun doğum ağırlığında artış, normal doğum komplikasyonlarının daha fazla görülmesidir. Ayrıca bu bebekler doğduktan sonra akciğer sorunlarına bağlı solunum sıkıntısı, kan tablosunda glukoz ve bazı minerallerin düşmesine bağlı olarak metabolik sorunlar yaşarlar.

Kan uyuşmazlığı olan gebelerde uyuşmazlık iğnesi ortalama 27-28 haftada yaptırılır. Ayrıca gebeliğin 7. Haftasından itibaren herhangi bir dönemde yaşanacak vajinal kanamalar sonrası ve amniyosentez sonrası bu iğne rutin uygulanmalıdır.

28. Haftadan Gebelik Takibi

Sonra gebe kadın 36.haftaya dek 4 haftada bir görülmelidir. Kan basıncı, kilo takibi yapılmalı, bebeğin ölçümleri kaydedilmelidir, yine bu dönemde erken doğumu düşündürecek bulgular taranmalı, USG ile rahim ağzı boyu ölçülmeli, vajinal akıntı sorgulanmalı, karakter değişikliği varsa vajinal kültür alınmalıdır. Erken doğum eyleminin ve suyun erken gelmesinin (36.haftadan önce) en önemli sebebi enfeksiyondur. Bu nedenle tüm gebelik boyunca belirli aralıklarla idrar kültürü (hastanın şikayeti olmasa da) yapılmalı, riskli hastalardan vajinal kültür alınmalıdır. Bu dönem gebelik tansiyonunun (preeklampsi) da başlayabileceği dönemdir. Bu nedenle gebenin ödemi, tansiyonu ve kilosu çok yakın takip edilmeli risk altındaki hastalar daha sık kontrole çağırılmalıdır.

36. Hafta Gebelik Takibi

İlk pelvik muayenenin yapıldığı ve doğumun planlanmaya başladığı haftadır. Anne veya bebekle ilgili bir sorun yoksa (annenin medikal hastalıkları, 4000 gr. ve üzeri bebek, makat geliş) doğum normal vajinal doğum olarak planmalıdır. Anne için de bebek için de sağlıklı ve fizyolojik olanı normal vajinal doğumdur. Sezaryen doğum asla vajinal doğuma bir alternatif değildir. Normal doğumun gerçekleşmeyeceği veya komplikasyonlu gerçekleşebileceği durumlarda başvurulan cerrahi bir prosedür, bir ameliyattır ve bir kadının sonsuz ameliyat olma hakkı yoktur!

36. gebelik haftası ile birlikte nonstress test (NST) denilen bebeğin anne karnındaki iyilik halini gösteren teste başlanır. Ve doğuma kadar dönem dönem tekrarlanır. Son derece basit ancak o derece kıymetli bir testtir. Bebeğin fizyolojik durumunu ortaya koyar.

Doğum eylemi esnasında da bu cihaz ile bebeğin kalp atımları yakından takip edilerek rahim kasılmaları ile olan ilişkisi gözlemlenir. Yani bebek içerden dışarıya “ben iyiyim. Bu doğum eylemini sorunsuz tamamlayabilirim” mesajını bize verir. 36. gebelik haftası itibariyle anne adayına emzirme eğitimi verilip meme bezlerinin muayenesi yapılır, olabilecek sorunlar önceden tespit edilir.

36. haftadan sonraki kontrol riski olmayan gebelerde 38. haftadadır. Yine annenin kan basıncı, kilosu, ödemi, bebeğin büyüme eğrisi, suyu, plasentası değerlendirilir.

Sonraki kontrol 39. haftadadır. Doğum eyleminin yakınlığı tesbit edilir. Bebeğin ve annenin rutin kontrolü yapılır.

40. Hafta Gebelik Takibi

Artık beklenen doğum günüdür (son adet tarihine göre). Doğum eylemi kendi kendine başlamıyor ise bekleme süresi pratikte maximum 1 haftadır. Tüm gebelerin sadece %5’i kendiliğinden beklenen doğum tarihinde doğum eylemine girerler. Gün aşımı gebelikte, gebe 2-3 günde bir görülerek eylem başlamıyor ise ortak belirlenen bir tarihte indüksiyon (suni sancı) için yatırılır ve doğum eylemi gerçekleştirilir. Suni sancıda uygulanan yöntem normalde anne kanında bulunan oksitosin hormonunun kontrollü olarak serum şeklinde verilmesi ve rahim ağrılarını tetiklemesi şeklindedir. Normal doğum ağrısından herhangi bir farkı yoktur. Baş pelvis uygunsuzluğu, göbek kordonu problemi olmayan gebelerde bu süreç çok yüksek oranda doğum ile sonlanır.

hamilelikte-kan-uyuşmazlığı-min

Kan Uyuşmazlığı (Rh Uygunsuzluğu)

Rhesus (Rh) faktörü kırmızı kan hücreleri olan Eritrositler üzerinde taşınan özel bir proteindir. Bu proteinin eritrositlerde taşınması kalıtsal bir özelliktir. Kanda bu protein varsa Rh + kan grubu denir ki bu en yaygın durumdur. Eğer kanda bu protein yoksa Rh – kan grubu denir ve diğerine göre seyrek rastlanan kan grubu türüdür.

Kan grubumuzun türünün genel yaşantımız içinde sağlığımız açısından pek bir önemi yoktur. Fakat gebelik söz konusu olduğunda kan grupları önem kazanmaya başlar. Eğer siz Rh – kan grubuna sahip bir gebe ve eşiniz Rh + kan grubuna sahip biriyse işte biz o zaman bu duruma Rh Uygunsuzluğu diyoruz. Rh Uygunsuzluğu olan hamilenin özel bir bakıma ihtiyacı vardır. Bu özel bakım hamileliğini takip eden Hekim tarafından sağlanmalıdır. Burada özel bakımdan kastımız Rh Uygunsuzluğu olan hamileye verilecek özel bilgiler ,bazı testler ve gerektiğinde uygulanan Anti-D İmmunglobulin G ‘den ibarettir.

Gebelik sırasında anne ile bebek kanı arasında küçük miktar da olsa bir karışma meydana gelebilir. Eğer anne kan grubu Rh + ise bu karışma hiç bir probleme neden olmaz. Fakat siz Rh – kan grubuna sahipseniz ve bebeğiniz Rh + ise sizin kanınıza karışan bebeğinizin kanı nedeniyle sizde Antikor üretimi başlar. Bu antikorlar bebeğe geçerek bebeğinizin kırmızı kan hücrelerini parçalamaya başlarlar. Bu olayların ilk gebelikte oluşmaması karakteristiktir. Rh – bir annenin ilk bebeği Rh + ise , bundan sonraki tüm Rh + olan bebekleri için Rh Uygunsuzluğu problemi ortaya çıkar. Yani annenin antikorları karnındaki bebeğin kırmızı kan hücrelerini parçalar ve bebekte ölümcül bir anemi ortaya çıkar. Bunun bir sonucu olarak bebekte anne karnında kalp yetmezliği ve tüm vücudunda su toplanması görülür. Bu duruma Eritroblastozis Fetalis denir. Bu bebek için tedavisi neredeyse imkansız kadar zor bir durumdur. Bu nedenle olay ortaya çıkmadan durum tespiti yapılmalı, böyle bir durumla Hiçbir anne adayını karşı karşıya bırakmamalıdır.

Gebe kalan Rh – anne adayının eşi Rh + ise Eritroblastozis Fetalis oluşmaması için öncelikle hamile olan anne adayına İndirekt Coombs testi denilen bir test yapılır. Bu test anne ile bebek kanının karışıp karışmadığını bize gösterir. Normal şartlarda bu test gebeliğin ilk üç ayında ve 28. haftasında yapılır. Eğer İndirekt Coombs testi Negatif ise antikor oluşumu başlamamıştır ve anne adayına Anti – D İmmunglobulin G denilen madde enjeksiyon yoluyla yapılır. Halk arasında Uyuşmazlık İğnesi olarak adlandırılan bu iğne hamile anne adayına yapıldığında bebeğin kan hücrelerine karşı üretilen bebekte öldürücü anemiye neden olan antikor yapımı durur. İmmunglobulin Anti – D yani Uyuşmazlık İğnesi Rh – kan gruplu anne Rh + bebek dünyaya getirince de yapılır. Buradaki amaç sonraki bebek te Rh + olursa, annede ona karşı antikor üretimini durdurmaktır.

Anti- D İmmunglobulin G ( Uyuşmazlık İğnesi ) Hangi Hallerde Yapılır?

Eğer Rh – kan grubuna sahipseniz her türlü Rh + kan grubu kanla temasınızda Anti- D İmmunglobulin G enjeksiyonu yapılmalısınız.

  • Düşük
  • Kürtaj
  • Dış Gebelik
  • Molar Gebelik
  • Amniosentez
  • Koryon Villus Örneklemesi
  • Kordosentez
  • Gebelikte herhangi bir nedenle kanama
  • Gebelikte karına tavma olması
  • Doğumdan önce makattan başa veya baştan makata bebeğin dönmesi

İndirekt Coombs Testi Pozitif ise annede antikor üretimi başlamış demektir. Bu durumda Anti – D İmmunglobulin G yapmanın bir anlamı yoktur. Bu durumda bebek yakından izlenmelidir. Eğer gerekirse anne karnında veya doğumdan sonra bebeğe göbek kordonundan Transfüzyon yani kan nakli yapılır.

AnneBabaBebekÖnlemler
Rh +Rh +Rh +Gereksinim Yok
Rh +Rh –Rh + veya Rh –Gereksinim Yok
Rh –Rh –Rh –Gereksinim Yok
Rh –Rh +Rh +Anti D İmmunglobulin G uygulamaları
Rh –Rh +Rh –Gereksinim yok